MEĞER
Dün bitti. Günlerdir her gün tek bir dün gibi.
Saat henüz günün ilk çeyreğinde. Şimdiden hissediyorum uzatmalara gideceğimi. Ayrıca sabahın sığ sularında gözlerimi tavanla kavuşturan bu eğitimsiz hissin, memuriyetime karşı hafif husumet beslediğini düşünüyorum. Belli ki kaçtığı her şey mesai saatleri içinde toplanmış. Yine de her sabah şefkatle elimden tutup bütün zorluklara ve zorundalıklara karşı yürütüyorum kendimi. Malum, hüzünlüyüz diye dünyanın durup yol vermeme konusunda sergilediği ısrar yeterince kırıcı. Tıpkı gecesinde ölmüş birinin, sabah evden uğurlandığı halde askıda kalan paltosu gibi. Belki en sevdiği paltosuydu, belki de tek. Kabul etmek uzun sürüyor burada. Burada, yani benimle ilgili herhangi bir yerde. Yadsımaya kaçmakla yüzleşmek arasında ince bir delilik dans ediyor kafamda. Ramak kaldı.
Bugün birkaç önemsiz işim var. Yapmadığımda hatır gönül kıracak birilerinin olmadığı kadar önemsiz. Sorumluluklarımızı öncelikli kılan yargılanma korkusuymuş meğer. Bunu hayatımın her döneminde unutup sonra tekrar öğreniyorum. Unuturken içten içe şımarık bir gülümseme oturuyor dudaklarımın kenarına. Çok sürmüyor, bir fotoğraf kadar. Annem ölmeden önce son kez unutmak istiyorum. Ertesi gün öğretmeye başlarlar.
Sadece birini halledip sanki hepsiyle boğuşmuş gibi yorulacağım muhtemelen. Sonra biraz uyurum. Belki birileriyle buluşur, sohbet ederken ayakta uyurum. Tıpkı en güzel yaşlarımda olduğu gibi. Ertesi günü eskisi kadar önemsemiyorum artık. Yarının telaşıyla bugünü tüketmekten de, günümü değil dünümü kurtarmaya çalışmaktan da yoruldum. Şu bitmek bilmeyen mükemmellik kaygım vardı ya. Ben onu, yaşadığım evin güzel eşyalar ve kokular dışında başka hiçbir şeyle dolmadığını fark ettiğimde kaybettim. Aynı evde yüz yüze baktığım duvarlara özlem duymaya başlayınca özenle kurutup vazolara koyduğum çiçekler anlamsız gelmeye başladı. Eğer gönül vermişsem tazeliğini yitireceğini bildiğim her şeyi, bir şekilde saklamayı bilirdim ben. Meğer onları ilk günün tazeliğinde görebilen sadece benmişim. Göz gördüğü halde katlanan gönlümden öğrendim.
Sahiden uyumuşum. Birkaç dün bir araya gelecek kadar uyumuşum. Yeni yeni uyanıyorum ve hiç şaşmaz hala yorgun hissediyorum. O yorgunluk; içimde kümelenmiş bir çocukluğun ortasında sobelenmemiş, unutulmuş bir çocuk gibi zaten. Oyun sona ermiş, çocuk hala saklandığı yerde sobelenmeyi bekliyor. Oysa akşam ezanı okunmak üzere. Annesi üzülmesin diye oyundan haz almış gibi dönüyor eve.
Bilerek yarım bıraktığım işlerimi, numaradan tekrar planlayıp buzdolabının üzerindeki "unutulmaması gerekenler notluğuna" yazdım. Uzun zamandır da bir şeyler planmamışım belli ki. Veya unutulmaması gereken bir şey yaşanmamış. Bir önceki notun izi geçmiş, okunaklıydı. Yerine getirildiği için çıkarıldığını sanmıyorum. Dünden kalan yemekler gibi tadı kaçmış ama hala karın doyuracak nitelikte sözler. Yanına da filmden bir replik asmışım. "Adını söylemek hoşuma gidiyor" Adımızdan başka neyimiz kalacak ki toprağın üzerine dikilen taşta? Hepimiz birer 'eski bir tanıdık' adayı değil miyiz? Gitsin tabi. En azından adımız.
Neyse. Yine sonunu tamamlayamadığım bir rüyadan uyandım. Tamamlasam hatırlamazdım zaten. Zihnim zeigarnik zırvasıyla yarım kalan her şeye ölüp bitiyor. Yorulmuyor, üstelik işine gelen senaryolarla tamamlayıp seratonin dileniyor. Evet, hala zihnimle çatışıyorum ama eskisi kadar şehvetle değil. Keşke biraz gönlüme gıpta etseydi diyorum. Gönlüme de söz geçiremiyorum ama susturabiliyorum. Sustukça ölür belki.
Nereden esti bilmiyorum, anlık nükseden bir ne yapacağını bilmezlikle saçlarımı kesme kararı aldım. İnsan zannediyor ki bedeninden bir şeyler eksildiği zaman ruhunda taşkınlık yapanlar da eş değerde azalacak. Bedenin değiştikçe aynada daha az göz göze geleceksin ruhunda bıraktıkları izlerle. Zannetmelerimi seveyim, kestim tabiki. Bu defa eşitsizliklere aldırmadan. İnanın nizamın bir faydasını görmedim şimdiye dek. İnsanların mesuliyetsizlikleri karşısında benim nizam anlayışım da balatayı sıyırdı. Ben en çok adillik ararken kırıldım. Sahiden nizam olsaydı kırgınlıklar girer miydi bir türlü sıklaşmayan bağı kopuk saflara? Sağ beynimin sanrılı ve sancılı sorularını sol beynimle cevaplayarak konudan uzaklaşıyorum. Kırgınlıklar da şeytanın gönüller arasında kurduğu bir dünya düzenidir. Beni belirsizliklere iten bütün sanma girişimlerimden utanç duyuyorum. Yaşamak en az emin olma gafleti kadar sanrıların elinde oyuncak olmaktır. Sonra heba.
Bugünlerde emin olma duygusu burnumda tütüyor. Cümlelerim inanmaya, hatra sevinçle yerleşen di'li geçmiş zamana ve tüm geçmiş zamanlardan uzak şimdiki zamana hasret. Hasreti iki adım arasında kalmış bir kavuşma türküsü zannederdim. Yeryüzü hasretin arafatıymış meğer. Toprağın altında veya üstünde olmak fark etmeksizin, hasretliler gönüllerin eteğinde toplanırmış her akşam. Dağ dağa kavuşurmuş da insan insana hep sıla, hep gurbet. Meğer çoğu şey bilindiğinden daha başkaymış. Meğerlerimiz, damıttığımız mutluluğun dibinde biriken tortular gibi. Tıkandığımızda fark ediyoruz.
Bir çay bahçesi olsaydım adım meğer olurdu muhtemelen. Ben olsam olsam bir çay bahçesi olurdum zaten. İnsanlar oturur meğerlerini konuşurdu. Ben de memuriyetten arta kalan zamanlarımda onları dinlerdim. Sonra giderlerdi. Belki bazen hesap vermeden.
Rekabet edecek biri olmadığı için mezatsız geçtim koltuğun en konforlu köşesine, bir şeyler yazmaya hazırlanıyorum. Başlamadan önce yarım kalmış olanlara göz gezdirdim. Her sayfaya birkaç satır karalamışım, tarihleri belirsiz. Güzel hislerle yazılmış ama muhataplarını kaybetmiş satırlar. En yarım kalmış olanı şuydu,
Birbirimize dünyalarımızı ikram edelim mi? Biraz yabancılık çeker, sonra unutmak dileriz hayatlarımıza.
Tamamlayamadım hiçbirini. Yarım kalmış bir kere, tamamlansa da eğreti durur. Silmeye de kıyamadım. Kıyamamak da bana verilmiş bir vicdan külfeti. Yeniden başladım yazmaya. O kıyamadığım satırları da araya serpiştirdim, belki birinizin içine dokunur.
Yaşanmış, yaşanması muhtemel bir öykü yazdım. Özüne de kalbimi bıraktığım şu dizeleri dikte ettim;
Tıpkı kaybettiğim şenliğim gibi gitgide azalan bir şeyler var içimde. Sanki azaldıkça bıraktığı boşluk daha da ağır geliyor. Suyun dördüncü hali gibi yöresiz. Dile getirdiğimde alışırsın nutku çekiyorlar. Sahiden mi? Zaten bu kelime içimi hep üşütmüştür. Yaz geldi, ellerim hala üşüyor. Alışmaktan herhalde.
İnsan başkasına teselli hükmü verirken gerçek tevekküle erişmiş olabilir mi? Tenine değmeyen kızgın camın boncuk oluşunu izlemek ne hoştur. Acılar federaldir. Yaşanırken özerk, katlanırken dışa bağımlı.
Birikmiş acılarımıza kader diyor kitaplar. Sevinçlerimizin adı yok.
Sahi ben dünyaya hiçbir zaman uçarı ve asaletini kaybetmiş bir sevinçle bakmadım ki. Sanki büyütüp doğurmuşlardı beni. Susmak dünya telaşına karşı bir direnişti ve ben direnmeyi hep sevdim. Konuşmak ise gerçek sevinmelerin eylemi. Sevinmelere teslim olmuş gözlerimi görseniz hiç susmadan ışıldarlar. Sonra?
Sonra susmayı yine severim.
İç geçirmek bile bir çeşit 'Beni yanlışlıkla önemser misin?' çağrısıdır. Ben artık iç geçirecek sesi dahi bulamıyorum kendimde. Yuvadan atılmış cümlelerim, sessizliğin çatısına sığınırken anlattıklarım daha cesur aslında. Bana kalırsa kimsesizliğin her türlüsü çoğunluktan daha cesurdur.
Konuşmak beni incitiyor artık. Cansız nesnelerle monolog halindeki çocuklar gibi anlaşıldığımı hayal etmek içimi buruyor. Kısacık zamana anlaşılma telaşıyla sığdırılmış, bütün kırgınlıklarıma karşı direnen sözlerimin bir önemi kalmadığında konuşmayı bıraktım. Şimdilerde başkalarının sessizliğini kırmak dışında hiçbir şey ifade etmiyor benim için.
Konuşmak biraz da çaresizliktir aslında. Harfler birbirine sarılırken anlaşılmak aşınır. Benim içimin toprakları da en az memleketim kadar erozyondan yakınır.
Pencereyi aralıyorum, yüzümü hafif bir serinlik okşuyor. Kısa sürecek biliyorum. Gitmeden önce estiği yöne doğru son kez sarılıyorum. Boynuna biraz merhamet bırakıyorum.
Tanıyamıyorum ben gelip geçici rüzgarları. Tıpkı insanların inciten gerçekliğini gönlümde süzdüğüm gibi. Yan yanayken nasıl da bilindikleri gibiler. Oysa insanların gerçek oluşumları, yüzleşme ihtimali kalmadığında ortaya çıkıyor. Bana serinlik veren rüzgarın fırtınaya dönüştüğünü izliyorum uzaktan. Ama dünya bir yandan da karşılaşmadan yüzleşenlerin yeri değil midir? Ruhumuzda iz bırakan herkesle bir gün son kez yeniden tanışacağız.
Birini son gördüğün gün, en az ilk gördüğün gün kadar yabancı saymak zorunda kaldığında tanımak bir kez daha anlamını yitiriyor. Yan yana geçen iki yabancının sessizliği, bir merhabadan daha çok şey ifade etmeye başlıyor. Hiç bitmesin diye adımlanan yollardan koşar adımlarla kaçtığın ilk gün, varacağın yerde yurtsuzluk bekliyor seni. Sonra o adımlar usulca kalabalığa karışıyor. Karıştıkça sanıyorsun ki budaklanıp çoğalacağım. Sanma. Kalabalıklar şimdilerde yalnızlığı niteliyor.
Gün batmak üzere.
Gün batımına meftun olduğumu dile getirdiğim o tepeye gidiyorum. İnanmaya olan küskünlüğümü, bir bayram sabahına uyanmış gibi unutturan sözleri yeniden anımsıyorum. Adımın silindiği şiirleri son kez okuyorum. Hepsini bir fotoğraf karesine hapsedip kendime biraz unutmak diliyorum. Günle birlikte hiçbir dünya telaşına değişmediğim gönül kavgalarıma da son veriyorum. Fakat bitmek sona ermiyor. Bitmek ilk günkü kadar taze ve diri. Böylece yaşam telaşının eline tutuşturduğum sancı da gecenin çıplaklığıyla birlikte yerini alıyor. Varlığından sıyrılamadığım her şeyi orada bırakıp birkaç meğerle birlikte eve dönüyorum.
İlk defa bu kadar uzun bir yazı okuyorum ve degecegini biliyordum .emeğine sağlık Ayşesüm çok güzel yazmışsın .
YanıtlaSilMükemmel ve dokunaklı yüreğine saglik
YanıtlaSilÇok güzel yazmışın canim
YanıtlaSilOkudum mu, yoksa yazı mı okunmak istedi bilmiyorum, çok derindi, emeğe sağlık
YanıtlaSilSözel ve duygusal zekanıza bayıldım
YanıtlaSilAcılar federaldir.. İç yakışlarda özerk palyaço gülüşlerde gurura bağlı..
YanıtlaSilKalemin çok güzelmiş keşke daha erken farketseydim
YanıtlaSil